BARDAĞA SARKITILAN İPTEN
BARDAĞA SARKITILAN İPTEN
Baş başa vermiş bütün caddeler
Bir filmin son karesini anlatıp durmaktalar
Adımlarıma aldanıp
Belki akşamüstü
Karıncalanmış bir aşkı yağmura tutuyoruz
Omzunda yeni bir eylül taşıyan gezgin bulutlar
Erken gelmiş gibi randevularına, bakınıp durmaktalar
Gözlerime aldanıp
Çarşamba ya da Perşembe bugün
Bardağın dibinde durdu dudağımız, belli ki gülüşüyoruz
Göğe çıkan bir lise merdiveninden
Hüznümüze ters asılmış bir gül dudağımızda
Tropikal bir kuşaktan hızla yukarıya çıkmamız söylendi
Ansızın yangılar bastı gözlerini
Güneş eğlenip durmakta saçının bağbozumu tellerinde
DURUŞMA
DURUŞMA
Kanatları ekmeğe bulanmış iri yapraklı güvercinlerin
-ki hepsi daha duman çağında-
Ağlamaklı bir söküğe sabahın ilk ilmeğini atan
Kızların parçalı göğüslerine gelip tünediği
“Yaşamak istiyorum” iplerine asılı cambaz iğnelerin
Hızla etime bastığı cinnet ağrılarının zamansızlığında
Gözlerimin burcunda bir ses.
“Dokuz köyün dokuzundan kaçtın! Dokuz köyün dokuzundan kaçtın!”
Kulaklarım ses menevişi, kopmuş dişlerimin bütün çivileri
Sakalımı her sabah uzatırım yeniden
Gözlerime gelen ağlak güvercinleri uçurturum kafein dirilmelerinde
Açılır önüme hayat sihirli bir pencere değil bilirim
“kahrolsun” sözlerim uzaklaşır kimliği aşikâr kumaşlarda
Dönmez başım durur dünya
Alışkanlıklarımda hoşça bir cüzdana katarım kendimi
Başka bir sabaha ertelenir duruşma
DENKTİR YALNIZLIK
DENKTİR YALNIZLIK
Parmaklarımın ucu ötelere dökülen bir nehir şimdi, rayların ve rüzgârın vadesini uzatan bir tür reklâm bilinci, yazgının tarlasında hafızam tuzdan artmış, şiir, evim ve kadehim, denktir yalnızlık, denktir suç…
Biz göğü dikiyoruz kanayan parmakların ustalığıyla
Kanayan sağrıların kokusuyla
Büyük kentleri ufalıyoruz her sofrada
Sakallarımıza saklanmış büyük hazinelerin anahtarı
Kalabalık bilerek bütün bakışları
Esrimiş bakır kaplardan tanrılar çekiyoruz
Doğursun bizi yeniden caddeler
Kentler, okul zilleri ve ablukalar
Göğsüm oyulmuş bir maden şimdi, zayıf bir senaryo kadınların asfalt boyu yürüdüğü erkeğin heceleyerek imgelediği, arzu estet ve kuvve, bayağılık hayranlıkla beslenir denktir acı, denktir suç…
Ne zaman yağmur yağsa
Anılar da yağar ayak diplerime
Tütün kokuları arasında
Kaybolur şarkı
Tahta kapılardan bildik yüzler ararız
Rehin düşmüş bakışlar
Ve hızla göğsümüze açılan girdaplardan dalarız
En güzel zamanların eşkıyalığına
Savaş meydanlarıydı araladığımız daha çocuktuk
Polisi de aşkı da kavgayı da çok sonradan öğrendik
Şiir süsü verilmiş bir isyan şimdi kelimelerim, kaynak yaratılmış bir ölüm kokusu ve öteki suçun bir parçası olarak, kırağıyla kaplı bu göğün altında iktidar ve zenginlik, denktir yalnızlık, denktir suç…
Kaç asır bekletilmiş bir ceset olarak
Döndüm yine arka sokaklarına kelimenin
Gözlerim yaşlı bir topraktan elenmiş
Köprüler var gençliğimden sessiz konaklamalarım
Elimin elaleme karşı yemyeşil kavgasında
Ferah nasırlarım ile koşarım yıldız salkımları içinden
Düşer seraba her nefes alışımız
Bir halkız, kuşlarıyla şarkılarıyla ve bilenmiş umutlarıyla
Büyük atlaslar açmışız
Büyük yangınlar içinde
Meridyenlerden bir kedi yumağı dünyanın
Sövmüşüz ana avrat.
HOROZ ŞEKERLERİ
HOROZ ŞEKERLERİ
Bunalan bir sigara içimi şimdi zaman
Ülseri azmış bir okuma
Histerik bir domates kulübü
Asma bir kilit dilimin ucunda
Kırılmış anlımın bütün kemikleri
Bütün kadınlardan solo hayatlar istiyorum
Dursun çağ, kırılsın cağ
Akarsu olmak istiyorum
Cousteau açsın göğsümün sol çeperini
Bol kusmuk eriyik beyinlerden
Dijital bir göstergede
Kader üzerine kıkırdar horoz şekerleri
ÇEKİMSER BİR GECE YARISI
Ipıslak bir duvarla konuşuyorum
Tıklım tıklım sözlerin bağrıştığı çekimser bir gece yarısı
Nasılsın şarap?
Büyük bir asalete dönüşmüş dudağımın tavı.
Kırmızı
Yangını bol yataklarla geziyorum
Tıka basa dolmuş düşlerin koşuştuğu çekimser bir gece yarısı
Nasılsın temmuz?
Açılıverdi çok bir saflıkla göğsümün mazgalı
Siyah
HESAPLAŞMA
HESAPLAŞMA
Az açmalı camların içinden kayıp giden meneviş yıldız
Ellerim kadar titrer mi dilindeki hare
Uzanırken su kıyısına bilincine saldıran aşk ise
Göğsümdeki bütün güneşleri bıraktım dağlara
İçimde eriyen kurşunları bıraktım
Bakır kaplardan at sesleri ile ayrıldım
Sülüs yazı ile kaçarken çocukluğumdan
Lambanın yalım yüzü şimdi bedenim
Boş odalarda kibritlere dolarım
Kanımda bir mağara sesi
Açılmamış camların ardında kalan meneviş yıldız
İnce kitaplara sığdın mı bulvar bir bekleyişte
İskelesi bol bir şehirden hesabı sorulan aşk ise
Göğsüme çağın zehrini basarak vardım denize
İçime mavi akıntılar aldım şırıngalardan
Motor seslerini bir bir bildim her sokakta
Silinebilir yazılar ile büyüdüm
Buzun, kıracağa en yakın yeri şimdi bedenim
Büyük odalarda kaşık sesleri
Kanımda plazma-yuvar hesaplaşması
SAĞIR DUVAR
SAĞIR DUVAR
Uz gitsin sözcüklerim, nakışlanmış dudaklar
Oyası sarkmış bakışlar arasında
Gecenin demir yollarında büyük hızı odaların
Gülüşler çağırıyorum bir bir
Hızla akıyorum yaprağın kuruluğuna
Alnı otuzsekizbuçuk derece yanan bir evrene yaslıyorum dirseklerimi
Üstüme hızla varıyor kırlangıç yangınları
Som altından bir hançer
Bulutları yararak içimi hazırlıyor kan humması şaraplara
Bakır kaplarda eriyorum, büyük günaha düşmüş çağ
Simyamı bozuyorum ortaçağ mahzenlerinde
Altın külçesine dönüyor bütün vücudum
Bütün üşüyüp kalıyorum ani
Sen yoksun.
Yoksun! ziftli bir çığlık damarlarımda sessizlik
Gözlerini tomurcuk rüzgârlarda arıyorum
Katıksız öfke büyüyor birinci dereceden odalarda
Su yerinde rengi kaçmış çocuklar
Dizeler oturur en olmadık kucaklara
Defterlere sarılırım satır aralarına kaçtığım
Büyük bir lunapark kurulur
Gözlerimin çukurlarına
Kaçar hem at hem karınca
Göğsümün içi kireçlenmiş bir mezardır
Değdikçe tuz yanmakta
Dökülüp duruyorum duvar diplerine ani
Sen yoksun.
Yoksun! Mevsimlerden birinin memesi alınmış
Bütün renklerin yaşındayım
Sol göğsümde sağır duvar sarmaşıkları…
YAĞMUR TÜRKÜLERİ
YAĞMUR TÜRKÜLERİ
Yanardağ ağızlarında alaca sabahlarına hazırlandım.
Kuru bir gölge şimdi yağmurların ıslattığı bulutlar.
Gözlerim nakış aralarında unutulmuş iğne
Eski bir kanaviçeden demlenir söz
Diri bir hayali taşırken göğsümüz
Birden yağmur türküleri söylenir.
Kâğıdın tam ortasında birikmişse yağmur.
Köpürmüş bir denizden mürekkep bilenir.
Ve söylenir ki
Her yağmur yağdığında
Bir şair fenerlerin keskin sirenlerine
Kulak kesilip eğlenir
DİJİTAL İKİ REKLAM ARALIĞI
Boynunuzda külçe tanrılar
Cam pervazlarınıza asılmış bütün dualar
Sevginiz ikindi rüzgârlarını yakıyor, tenimi yakıyor
Bilginiz hepten hepe, hiç nedir bilmezsiniz
Büyük salıncakları var gözünüzün birinden diğerine
Bütün bedeninizde büyüdüm,
Dişlerim bir gül gibi patladı
Kemirdim önüme koyduğunuz domuz kemiklerinizi
Ve her uzvunuzda patladı
Köpekleştiğiniz kadar köpekleşmiş bir adam olarak
Şimdi üzeri kazınmış bir çalgının ilk aşk sahalarında
İşte yenik bir ordu gibiyim
Dizlerimin tam üstünden kanamaya başlıyor bütün hayatım
İlk adımlarımda koştururdu oysa herkes
Şimdi bir saman yaldızı parlıyor kabuk tutmaz dizlerimde
.
Düşlerimin tam üstünden açılmaya başlıyor hayat
Ve okul sıralarında hala esmer bir çocuğum
Yüzüm kendiliğinden açılmış bir defter
Bütün çizgilere parmağımı sokuyorum ilkin
Beyaz bir toz kaplıyor ortalığı
Çiçeğin tahtada beyaz yüzümde siyah olduğu
Okul çağlarında
En çok da adımı yazarken
Büyüdüm
Şimdi dijital iki rakam aralığında açılıyor hayat
İsmimi yazdığım her yerde
Kan kaybediyorum.
MASKEM DÜŞSÜN
Hazırlıksız anahtarlarla açıyoruz kapıları, ellerim kirli bir çocuk
Odalar büyük bir yangından kalmış, hayvanlarda öyle
Öksürük tutmuş kapı aralıklarını, terasta sarışın bir kültür konuşuyor ötekiyle
Rakı şişelerinde küçük gemilere biniyoruz, kadınlar son bakımlarını yapıyorlar
Hançere çırılçıplak uzanıyoruz sözün en başladık yerinde, fotoğraflarda Demirperde hareketleri
Buğday arastalarında savurtulan kuşlar gibiyiz, bütün sorular kimliğine oturmuş
Yığılı önümüze bol ambalajlı reklam saygınlığı, yıldızlar rüzgârda salınan yasak meyveler
Ve sarfiyatsız hayatlar, günahkar olacak kadar güzel
Semt isimlerinden başlıyoruz tanıştırılmaya, yörüngesine oturmuş gemilerden iniyoruz
Hep öykülerinden tanıdık Çehov?un rakam derecesinden insanları, şimdiki zaman salgın zaferlerin narasıyla:
İşte olmadık bir söz dizimi yine
Gelip karınca yükünde gözlerimize
-Ki onlar en güzel çiçeklerin tarhıydı
Maviydi göğe baktığımızda
Yeşildi suya değdikçe ve tunçtu
Soluklandığımızda dingin turuncu bir rüzgâr
Ağladığımızda alev tonunda kırmızı
Güldüğümüzde kapıyı çekip giden yaman özgürlük-
Boz bulanık sulara asılan salkım söğüt
Görmüş bir şarkının orta yerinde
Nasılda çarpıştığını kahramanların
Görmüş bir vakit dağların sırtına asılan bulutları
Zaman zaman kirpiklerine saçak olan bulutları?
Konuşkan bulutların nüfus fazlalığında alıkonmuş berrak bakışlar, cinsellik bütün kentlerde buzdağlarına dağlarına çarpar titan bir çeliğin yeşilinde ve toplumsal yüklemler harcıyoruz, ahmak bir müzikle metropolitan sesler arasında bir devletin plastik askerleri?
Maskem düşsün
Gen fuarında bir iletişim velvelesi?
Irkçı bir sergiye kromozom akıtıyorum
KAÇAK ÇOCUKLAR
.
Garip sabahların saçaklarında durur gözlerin serçelerden daha küçük
Kanat çırpar hapsolduğu maviliğe ve yorumlanır bulut makamında iki söze
.
Nemli merhabalar alırız küçüklerin hızla büyüdüğü oyunlarda
Atlasta bir adam yakarız, kadın ise hep kötüdür
Alışageldik ilk dizesinde durmanın hayatın
Mezarları daha yüksektir bilginlerin çocukluğumdan kaldı fes-imge
Tedirgin bir ahşapta dönerdi öylece dünya
.
Sahipsiz bir kimliğin ilk nişanını takmıştım, övgü dolu yaraları nasırlardır. Sırdır
Sesler işitsek de dönüp bakmayacaktık ve alnımıza düşmüş kokusuyla yaylım iki hatıra.
.
Yaşıyorum yeşil bir tanrının büyük buyruklarında
Ellerimize dokunduk dağıttık pul pul hayatları
Buz beyaz bir yokuşa vardık
Dilimize kaçan bütün metafizik
Ay sinemasında her gün bir oyun oynardık
.
Toprağı terli bir haritada ( ülkem derim vakit ) sokakları tutuşurdu ağzımın bütün yaralarında
Aşkı bir tapınak hilesi bilirdik ve çivit damlardı dilimize
.
Hep birden aldandık itiraftan sayılmaz söz dizimlerinde
Kitaplar dizdik tuğla aralıklarında
Ferman kırıklarını (ki ömrüm bir fermanın mührüdür)
Eğik bitişik bir yazın tam ortasında ( siz yazının deyin )
Kaçak çocuklardım (sizi kendimden hep saydım)