Bir Adamın ve Bir Kadının Hikayesi
BÖLÜM IV: NEVROTİK MONOLOGLAR VE AŞK SÖYLENCELERİ
Bir kahvenin çalınışı şimdi
Ölü Cezayir çiçekleri
Ölü dalda ölü rüzgar.
Üç gündür soğuk bir su ile
Camları açıyorum..
Kapılar kırılıyor
Görkemi ne bu asma kilidin
Neden her yağmurda onu hatırlarım
Her ihtilalde onun resmi
Her intihalde ellerin
Neden bu asma kilit..
Neden çocuklar bir bıçak gibi
Gençliğim gözlerimin kırık heykelleri
Mermer merdivenler su damlaları
Şehre benzeyen hergeleler
Sohbet yığınları
Tarçın tatları
Kirli gömlekler
Sakalsız adamları sevsin bu kadınlar
Kapalı mekanlar
Bu beton
Bu birbirinden habersiz kafile
Bıçak gibi sokak başları
Hep meydana açılıyor
Çıkmazları yok artık adımların
Yeşile uzanamıyorum öyle uzunca
Senin gözlerine benzeyen
Bu köprülerden bu şekillerden
Bu geometrik kuşağının kalbinden
Akşamüstü kuşlarımı alıp
Kendime ayırdım
Ayak bileklerimde bekletilmiş bir rüzgar
Bir sandalı sevinçle kollarıma alıyorum
Kollarımda ıslak bir güneş gibi kımıldıyor
Bir sandalı sevinçle
Bir sandalı kollarıma
Islak bir güneş gibi..
Bir sandal kollarımda..
Bir şeyler oluyor
Gezdiğim bütün dağlar
O her şeyi sıcak tutan
Eller ayaklar
Kımıldıyor
Uzun bir açlık kadar
Ya da orta yerinden vurulmuş kuş sürüsü
Bu gün sular
Ve mavi gözlüler sokağında
Deniz gibi ne olduğunu
Bilmediğim
Bir şarkının eskimiş bir yerinden
Kendime bakıyorum
Uzunca bekledim kavun kokularında.
Hazın müsrif duyuları daha on beşinde
Ellerimi kelepir camlara
Güneş kurguları doğuyor bir dişin minelerinde
Uzunca sürtüyorum. Parmaklarım esnek yaylar gibi
Düşürüyor oklar ayaklarımın en dibine
En uçurum en kavak yeli
Ters yüz edilmiş bütün kelimeler
Yıldız kaküllerinde parçalı dört aylık
En haklı gülüş kızların
Gamzeleri nar, elleri pazar yeri
Karanlık. Yağmurumsu .
Ve çekilmiş içine kadar astar
Çizmeleri daha da tutuşmuş ıslak toprakla
Çizmeleri er geç
Çizmeleri benim göğsümü yakacak
Kibrit uçlu bir İstanbul şimdi
Kadın kokulu kor bir krom
İşlenmiş bildiğim bütün topraklar
Bütün mezarlar kırmızı
Kış kaçamağı
Beyaz beyaz kar kokar gece ben şehir
Ama yağmaz ama tekil çokça erkek
Kay kenara İstanbul.
Güzeldir bütün yaralar
Güzeldir içimizdeki yangın
Ve elimizdeki sigara
Aşk elbette yetmez
Çocuklar böyle koştukça
Kaçak istasyonları bir kez olsun düşünmedim
Yırtılan bir yaz gibiydi
Gözlerimiz
Suratlarımızın değirmi halesinde
Ve çokça toplamıştık kuş sürülerini
Şehrin üstüne
Ilık bir çay gibi dökülüyordu ikindi
Fotoğraflar günün son ışığına takılı
Son dokunuşuyla güneşin
Uzun bir gölge gibi
Geçiyordu boynumun genç kadınlarından
Kuru ot kokuları göğsünün her bir çeperi
Ve rüzgarla doluydu memeleri
Bir ata biner gibi
Ovaların o ilk kısrağını
Başaklarla yaralar gibi
Hızla geçti birkaç satırdan
Peşi sıra ellerimi uzattım .
Nasıl da mürekkep koktu gece
Nasıl da dağ çeşmeleri
Yerin yedi fersah dibinden
Başladı içimden akmaya
Gezindi bütün kumlarını bütün neon
Bütün bir kursak açlık
Sefillik ve biten sokaklar
Kalabalıktan biriyim
Defterine not düş bu heceyi
Zaman sokulur kanatlarım usançlarım
Söz dizimlerim
Bir çıkının en ağır hali
Yolun son hali
İsmin herhangi bir hali
Budanmış dalın yeni hali..
Sobamda cayır cayır bir ceylan boğuntusu
Bir dalganın sağrısından
Güneşin en ıslağını alıp
İçkimi sulandırıyorum..
Düellodan önce az biraz alıştırma
Silahımı seçtim
İki yaka arasında kalan
Soluğum kadar keskin
Kendime yüklü bulutlar alıyorum
Uykularımdan
Çok bölüklü
Demir kapılara dayanıyorum
Biraz nezaket kol gezsin
Az ordu üstü pilav
Zerzevat tayfından mavi
Ortaya karışık
Alıp bütün dondurmaları omzuma
Bacak kadar uzun külahları
Ve boynu örten kırmızı kaşkol
Ellerim mi sabaha kadar
Ellerim kırk harami kuşatması
Saman hırsızı gecelerin
Ne yıldız ne şiir..
Dudak ucundan kopan
Uzunca bir boşluk
Hani bir şeyleri sarsmak var
Mesela bir sarımsağa dönüşen
Koca bir dünyayı
Bir kavanoza sığan
Bir konservede bekletilen
Koca bir hayatı
Alıp kursağına
Alıp tek seferde boğulmak.
İsmimin bütün hallerine sevmeyi
Öğretecek vaktim olmadı
Ama ismimin her hangi bir haliyle
Örneğin kış öpücüklerinde kahraman
Yaz bitişlerinde bağırabilsem
Kovalarken kalçasını bir kadının
Ya da öylesine ellerimi uzatırken
Örneğin su damlası ömrün en uzun hecesi
Saçakları bol çocuklar gibi
Günleri geceden ayırmadan
Yokuşlar indim
İnişler çıktım
Sanırım aylaklık dedikleri
Bu olsa gerek
Kendimi yazmadıklarımın yanına koyuyorum
Bir güneş bolluğu
Martıların sesinden geçiyor kulaklarıma
Bakımsız akşamlarda şarkını söylüyor
Karıncalar, ağaç dalları
Bulut kuytularından çıkan ay
Herkes bir şeyler söylüyor
Ev sahipleri, mazgal şefleri, kremit renkleri
Sendikacılar, particiler, popçular,
Lavabo gölgesine sığınan pamuklar
Enjektör ve bol bol nikotin artığı
Yakamın ucunda bütün vitrinler
Herkes bir şeyler söylüyor
Bilmediğim şehirler, tutmadığım eller
Koklamadığım kokular.
Teninin esmer yanlarını düşlüyorum.
Boğaziçi’ni bir defada yutuyorum
Bir defada kapımdaki ses susuyor
Kafamdaki adam susuyor
Bir defada her şey susuyor
Konuşmam lazım
Yüzümü yüz metre öteden tanıyorum artık
Ellerimi bir kış banliyosunda bıraktım
Ayaklarımı dizine kadar çocuk içinde
Gövdemi bir şeker arabasında
Pembe ve pamuk
Ve çok hafif
Bir rüzgarla kopan
Gövdemi bir yaprak gibi bıraktım
Kokum hızla püskürtülüyor şimdi
Asfalt ve çalınmış
Ve zift ve ölüm
Parmaklarım bir serçenin uçuşuna dair
Ayalarımda daha terli ve dumanı
Ve bir limonun en sarı yerindeki dilimi
Bırakıyorum
Yüzümü yüz metre öteden gösteriyorlar artık
Ay ekşi bir kitaptır
Sokakta bir nara apansız gözüme çarpan
Sarnıçlara dolmuş kuş sürüleri
Cesetlerini tıkıyorum ağzıma..
Ve ben her seferinde tanıyorum hayret!
Hayret! hala ıslak şakaklarım
Hala yüzüme doğru uzanıyor bu bakışlar..
Ben kendimi tanıyorum..
Ben kendimi yüz metreden tanıyorum
Her satırı bir dağ yeli
Bir mısra direği ozanlar içinde
Arka balkonlarda bir şimal yıldızı
Alıyorum usulca sigarama
Bir adam yapıyorum park edilmez yazlarında
Porselen bir saksonya rüzgarı
İçilmez bir sarhoşluk kan tadı
Kadın adı bir şişeyi tutar gibi şimdi
Sardunyalarını sarayburunlarını kuş burunlarını
Beş parmağım içinde dolaşan zehri
Adımın ilk harfini hep arıyorum..
Çünkü ben bu yüzü tanıyorum
Bu yüzde bu asırda bu adam..
Bu şarkı bu gökyüzü bu evimiz
Hala yürürken bir şeyleri anlatma telaşı.
Hala ayağımıza takılan taşlar.
Hala bir alev gibi başımızda
Ellerini unutmuşum gibi şarkısını söylüyor
Bu ay bu meyhane çıkışı bu uzayıp duran sokak
Üstüm bir şubat sabahı
En olmadık yerinden en alacalı
Ki yağmuru getirir gibi de olsa
Bir şakayı
Kapı kapanır kapanmaz
Mağara ağızlarına tuttuğun bu
Çalgı çocukluğum su yalaklarında
O ilk ninniler saçlarım arasında kutsal
Bir savaş şimdi parmakların
Bardağa inen gizli bir yol olmalı
Ya da baharı kendisiyle taşıyan bir şey
Mesela bir ses
Mesela ürkekçe..
Belki konuşmadan önce
Konuşmak için çalışılmış..
Sırf çalışılmış ama gözler
Yağmur başlasa diyorum
Yalana ihtiyacım var çünkü
Çünkü
Gözlerinde cam gibi duruyor ıslaklık
Bu cama çarpıyor bellek
Deniz kıyılarına akşamlara
Toz gibi kitap raflarına
Kadının ellerinden bir ırmak gibi dipdiri
Göklerin ve işe yaramazların
Ve çocukların gözünde dökülmeden duran
Bu cam tam da bugün tam da seni düşünürken
Nasıl da gelip gözüme çarptı
Hiç anlamadım
Gözümde cam kırıkları
İlk akşamları parçalı olan bir Ağustos’u
“Neden mi ağustos? Bilmem. Öylesine değil ama”
Uzunca kokluyorum
Burnumun “ki direkleri var ise burnumun”
Yapışkan bir doğa ile nasıl da sevişebileceğini
Ellerimin bir kadını nasıl da soyabileceğini
Ve yüzümün bir bir peşine düşen
O
Sanki balık sözlerinde yoğunlaşmış
Bir yunus olduğuna inanıyorum
“Neden mi Ağustos?” hiçbir sebebi yok tabi ki.
Ağustos’ta hiçbir dal kımıldamazken
Kim bilir kumaş pamuk ve büyük tövbe ile
Sardığımız o günahkar yaraları
Pasaport uçlu çıkınların
Çingene gülüşüne takıp
Bir gülü uzatan siyah bir el gibi
“abe gül almaz mısın?”
İnceldiği dal üzerinde
Bir ateş yakmış kısa çığlıklarıyla
Kiraz alları olan yanaklarından
Beni itince karınca ağzından
Ağustos
Yere düşüp parçalanmış buğdayın
İçinde nükleer bir patlama.
Gaz maskesiyle geçen güllere bakıyor
Elinde büyükse silahların yokluğunu bilen
Denizin kokusuyla
Martıların hışmıyla.
İncecik gövdeleriyle
Çocuklar
O kağıt mendil gibi dağılan çocuklar
Kalıcı bir göktür getirdiğim
Kapımla açılan yol kenarlarından topladığım
Ayaklarımda en uzak tuz
Tam da şafak sökerken
En bildiğim deri hala parmaklarımda
Kuşlar tam da gürültüye başlarken
Tam da alnıma koymuşken güneşi
Güz lafları ile duruyoruz bir boşluğa
Bir durak boşluğu olmalı..
Müzikte susmak gibi
Ya da yetişmek için bir posta puluna
Bir anız boşluğu olmalı
Çünkü baktığım her şey sarı
Kara içinde sarı
Kalbim içinde sarı
Rüzgarda kalbime esen sarı
Bir boş sayfa boşluğu olmalı
Çünkü doldurmak için bir hayli telaş
Bir hayli istek
Güz lafları olmasaydı eğer
Ya da her şey lafı güzaf
İşte Ağustos işte günah
İşte yiten saygısı sevdaların
Bir şarkının dolaylarına hüznü alış nice yıl
Bir şehrin dolaylarına özlemi alış nice yıl
Bir kadının dolaylarına zülümü alış nice yıl
Bir hayatın dolaylarına cinsi alış nice yıl
İki kişi, iki kere iki, iki kişi
Ellerini duman yap, yüzünü is
Ayak bileklerinde kusursuz
Bir gül ol. Bir gün
Yorulur elbet bütün kadınlar
Yorulur bütün erkekler
Ben de sen de
Biz de….
Bir gün durur kavga..
Kırların o sersemliği
O budala yeşil.
Gece oyuklarında
Yoklayabilirim bütün sabahları
Yok sayabilirim
Sen de..
Bütün sabahlar kamyon sirenleri ile gelir
Bir balata kokusu
Renk körü olmam lazım
Evet! renk körüyüm.
Doktor raporlu. İşte gece
İşte suyun bakımsız hali
Buralarda kalamam.
Nar ağaçlarını görmem lazım.. renk
Düşüp bin parça
Kör ve karanlık
İşte sen, ben ve ayrılık
Sevdaları omzumda biraz da zamansız
Beklemedim. Beklemedi
Hızla bölündü dudağımızdaki öpüşme
Şiir ayları
Çift kişilik uzlaşma
Ve büyük vurgunu korsanların
Halat
O günden bu yana
Salınır durur boynumda..
Tütüncü derbederliği,sarı parmaklar , tutuşmuş bıyık
Sonsuz bir rakı şişesine açılır
Huysuz sabahları sözcüklerin yanına katıp
Mezelerden bir kadın sunumu
Erken giderken güneş koynumdan
Yanılgıdır hayat üzerine söyleştiğimiz
Mumun şavkı seni titretmez
Çanın sesi gözlerimi incitmez
Bunca söz ile paylaştık
Köprüleri sokakları yıldızları
Hızla çoğaldı dilimizdeki yalanlar…
Beklemedim. Beklemedi.
Soğudu durdu koynumdaki deniz
Sen kımıldıyordun. Hatırladığım bu..
Kılıç seslerine boğulmuş gece gibi
Ve uzunca bir vapur boşluğu gözlerinde
Der gibi bir hali var:
Şiirin bir yanı göğe yazılan türkü ise
Diğer yanı zehirdir. Zehir
Yaz ile başlayan
Sonbaharda burgu burgu
Kıvrım kıvrım bir zehir..
Bütün kış pabuçlarımda ıslak ve soğuk
Öğrendiğim şiddetle kadın ve erkeği
Şarkının son yokuşu
Ve başımdaki doğu
Bitlerin artık ayıklanmadığı uykularca
Bir yoldur.. sonunda denizlere boğulduğu
Tuhaf bundan sonrası
Ufalmış günler gibi
Kurşun eriyiklerinde uzun bir menfez
Bastırıp dururum yaramı
Çakılların çilesine çeken
Bir kırmızılık sözün en orta yerinde
Çekip giden bir öğlen sonrası
Kan akacak deniz çukurları
Gördüm ki uzaktan
Bir kayanın başına “ bakar gibi uzaktan” başına
Gelip varınca yukarıdan
Bir kuş gibi uçulur gök yüzlü
Gök gülücüklü
Deniz çekilince bu çileden
Gözlerinde açılan kaçıncı mantar
Bir şişe gibi uzuyor
Der gibi “ şiir bir yanımda alnımın şavkı ise
Diğer yanımda benden eksilir”
Ama sevgi nerde biterse
Şiir orda bitmiyor
Mayası bardağında kanlı günler gibi
Kırmızı günler gibi senle ölürsem
Sen ise az ötede
Üzüm yakınlığıyla gözlerime değerken
Ayaktaydık.
Ve çırıl çıplak bir masa önümüzde uzuyordu
Masa da komşu kızlarına benzeyen bir şiir
Uzuyordu
Ağustos’un gölgeleri ile gelip düşmüştü
Yosun sulara varmadan
Bileklerimin sırtında bilenmiş bir kelepçede
Açılan bir çiçekti bütün sokaklar
Adam bir gümüş damarı şimdi toprakta..
Bir kayıp hatıra..
Bir saat, kösteği kendine pranga
Öptüm akrebin tatlı gözlerini
Terimde bir metal yoğunluğu
Demir kokusu,genzim, uluyan şafak
Göze alınan deniz.
Cehennem duvarı kadar ıslak şakak
Bütün sokaklar gibi
Ben uzaktayım, uzaktayım
Sönmüş bütün lambalarım
Kasvetimle süt damlıyor mermerden
Bir çakıl bir zerre
Koşuyorum…
Bütün çirkin kuşlar gibi koşuyorum
Bütün sabah rüzgarları gibi…
Mürekkeptir beni ıslatan saraylarımda
Yağmurlar gözüme düşüyor sokaklar benim
Ve gözlerime deniz
Sularımdır beni ısıtan
Yandıkları vakit benden giden
Bir kadının kokusu
Bir ağacın küfü
Kadının gözleri bir asansör boşluğu
Parmakları rast gele bir butona değiyor..
Bir söze karışırcasına karışıyor elleri
Elleriyle anlatıyor
Elleriyle saçlarını topluyor
Elleriyle kapıları topluyor
Elleriyle iniyor aşağı
Birazdan kristal bir yol elleriyle
Birazdan buz gibi bir duman elleriyle
Birazdan kavga
Ve o yılan gibi uzayan saçlarıyla..
O büyük susku birazdan
Eline çekilen yasemin kokuları
Perdeleri taşıyan tren vagonu gözleriyle
Bilinç, şimdi ruhumun kara ormanı
Bilinç, şimdi yüzümün korkunç izdüşümü
Bir incir kopart dalından..
Dudakta eski söylencelere tutulsun iksir
Gözler çırılçıplak iki sevda
İki zarın ucuna düşsün
Yeniden filiz sürecek budanmış dal
Reçine polen ve rayiha
Ve yeniden kerpiç
Yeniden saman
Yeniden duvar
SON