Bir Adamın ve Bir Kadının Hikayesi
BÖLÜM I: İSTANBUL ÇIKMAZI
Bir fırtınada tutulacak gözler değildi
Seninki
Bir iklimdi
Dört ısırık yeşil erik dudakların
Boynuna doğru genişleyen bir İstanbul
Kadın usulca sapar dar bir sokağa
Adamın ellerinde bir acem kılıcı
Kulaklarında çelik suları
Kadın küpelerini çıkarır her akşam
Her sabah çillerini toplar yataktan
Adamın sakallarındadır parmakları
Dudağı gelincik kırmızı
Her akşam yatağında binlerce kez boğulur
Kendinden ağır kapıları omuzlar her sabah
İki yakanda bekleyen bir İstanbul
Bir çay içmeye geliyorsun
Ellerinde su perileri
Islak bir cama dönüyor İstanbul
Camda yığılı küller
Gün ortasında uyanıyoruz artık
Bir sigara uzattım parmaklarının arasından İstanbul?a
Bir sigara alıp yakıyorum
Çillerinde yeşil elmalar
Tanrı mı buyurdu? Çillerin büyüdü
Çillerin konuştu
Ve sonbahar o ayrılık çiçeği
Çillerin seni terk etti
?İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır.? İstanbul bir başına
Kadın bağırdı ? gelsin fırtına ? dedi
Döküldü sokağın taşlarına sözleri
Adam bir şeyler anlattı
Mırıldanır gibi baktı hayata.
Kadın bayraklarını dikti adamın bedenine
Adam bir şişe olup düştü denize
Dalgalandı kabardı deniz
Kadın denize baktı teknelerin ışığı ne kadar mor
Adam fenerleri söndürdü bütün limanlar söndü
Dalgaların arasında bir sözcük yitirildi..
İstanbul! bir duble sarhoşluk istiyorum
Bir kapı buluyorum tahta kanatları
Sen gömleğimin ucuyla oynuyorsun
Ben kıvrımlarını sayıyorum günlerin
Gün gelir öpüşürüz yıldız tozlarıyla
Gözelerimdeki buğu yorgan
Kulaklarımdaki uğultu döşek
Ellerimden yastık yaptım sana
Şimdilik burada uyu
Bu şiire girme İstanbul, yürümesini bilmezsin
Düşsel raflara gülüşlerini dizdi kadın
Adam denizlerden gecenin üzerine saldı nefesini
Aktı gitti göklere
Kadın önce saçını koklattı adama
Sonra sırtını dayadı adamın göğsüne
Elma dallarına dönüştü gece
İstanbul! göğsüme kurduğun saati ertele
sülfürü büyülü bir ayna şimdi çillerin
bin çağla bin yeşil yaprak
nefesinde binlerce gül
uyuyorsun
vapurlardan Kadıköy?e biniyorum
insanlar güne başlıyor
yüzlerinde yelkenleri rüzgarla dolu
karanlığı umut bilen korsan gemilerinin
yardığı deniz kadar derin çizgiler
insanlar güne başlıyor
ve gözlerinde
arsız söylencelerin dolaştığı
diz kapakları iskemle yüksekliğinde
yaşlı bir Arjantin orospusunun
ciğerinden sökerek getirdiği
kaygısız kahkahaları kadar gamsız bakışlar
insanlar güne başlıyor
sen uykularında takla takla
boynunda benekli ceylanlar
ve dudakların seğirmekte durmadan
uzanmak için geceye
kıyasıya bir telaş
gök kuşağıyla dolu memelerin
ben konuşmasını öğreniyorum saçlarınla
sen İstanbul oluyorsun
bütün tepelerinde uçuşan
gümüş ve su olan martılar
ve kadınlarıyla hınca hınç dolu kaldırımlarda
bir samyeli rüzgarı oluyorsun rehavetli
bir afyon çekirdeği oluyorsun
uyuşuyor bedenim
bir koka tohumu oluyorsun
bütün mutluluklar bilincimde
İstanbul! eski bir fotoğrafta gördüm seni, eskisin
Kadın saçlarını toplar eski şarkılardan
Konuşmalarda bir ilkbahardır
Suskunluklarda gün boyu yağan yağmur
Cehennemdir bütün kapıları kendine kapalı
Adam resmi bir yürüyüştür anılarda
Köknar dallarında urgan arayan gözdür
Kör kuyulara asılan bakraç
Kadın toprak kokar akşam üstleri
Gecede bir zambak
Adam ilkin ellerini yıkar
Kendi mezarını kazımadan önce
Kadın ?kay kenara? der adama her seferinde
Her seferinde adam kenara kayar
Kadının eteklerinde bir bahçe kaysı
Adam her gece mezarına bir kaysı koyar
İstanbul! dik durmasan sarhoş olduğunu herkes anlayacak
Sen çekilmiş bir umuttun derin uykulardan
Bense kumlar altında bir lahit
Sen kendi iklimini çentikliyordun
Güneş boğuyordu uykusuzluğunu
Ağıt gibiydi bütün camlar sessizliğinde
Bütün sokaklar ölüm çadırı
Ve yağmaydı kuşlar ateş yığılmış kanatlarına
Gökte kahkahalar içinde bir mavi
Ben çatlamış dudaklarımda çoğalıyordum
Su olup mendilime değiyordum
Toprağa düşüyordum çıplak bir et olarak
Bir elimde bulut salkımları
Bir elimde köpüren gençliğim
Ve gençliğime geç kalmış öylesine erkekliğim
Erkekliğimin içinden bakıyorum
Tanrı hesapsızlığıyla boğulan uzama
Sarhoşum kadehime çarpıyor gökteki bütün yıldılar
Beton dominyonlarında nasılda geçiyorlar ırzıma
Bir kibrit çak tutuştur kendini İstanbul!
Kadın bağdaş otururken gül oluverir
Dirsekten kırsa kollarını gelincik
Parmak uçlarına basıp yürüse
Ay çiçeği sanırısınız
Adam da öyle sandı
Parmaklarının üzerine yükseldi
Aya uzandı
İstanbul! bir tabure çek otur yanıma
Her gün uzayan saçların vardı
Balkona serilmiş çarşaf gibi ıslak
Pişmanlık gibi uzayan yürüyüş
Bir bıçak oluşu sözlerin dudakta
Ve suskunluk elmas kıratında
Öfke en çok kaburga kemiklerini vurur
Anlatsam eli dövmeli kadının yazgısını
Yargıcıların kara gökleri altında
Sarılmış tütün dumanı içinden bakan gözlerin
Göğsünde tam sekiz kurşun olan
Öfkesi tunç umutları toprak
Ve kazdıkça toprağı kanayan eller
Usancı olmayan şah damar
Anlatsam diyorum anlatsam! Anlatamam!
Mektuplar taşınırdı evden eve
Vapurlar yakadan yakaya ölüm
Saçların uzardı denize
Ekmek kokuları yükselirdi çocuk gülüşlerinden
Zeytin gibi bakardı liseli kızlar
Bir ip eksiltir gibi boynundan
Alının terini silerken adam
İstanbul! zabıtlarda bir itirafsın
Kadın mavi satırlarda aradı adamı.
Şarap kaselerinde
İçi geçmiş akşam rüzgarlarında
Adam kaçak günlere tutuldu
Bir dilim ekmeğe, dilim dilim
Tandırlar üzerinde duman duman
Ve sabahın salınan rüzgarlarına, salına salına
Çocuklar çıktı karşısına
Ninnilere tutundu, ninni ninni
Özlemler çıktı karşısına
Türkülere tutundu uzun uzun
Ölümler çıktı karşısına
Ağıtlara tutundu, yana yana
Üzeri çizilmiş hürriyet nağmeleri
Sarı zarflarda bol bol küfürdü
Kadın yıldız camları koydu göğsüne
Boynunu doldurdu ay kokusuyla
İhbarlara tutuldu temmuzda kimlikler
Sevdaya dahil suç dosyalarında bulundu adam
İstanbul bana intiharlarından bahset
Senin yolların vardı. karanfil tutan yolların
Güneşli yürürdün adımlarında ay huzmesi
Birazdan gelecek diyorum birazdan
Kendimi lafa tutuyorum
Masallar anlatıyorum göz bebeklerime
Ki o bebeklerden duymuştum
Masalların sıtmalara yetmediği çağları
Ölümün tez telaşını
Ağıt çadırlarını pamuk ovalarında
O çadırların çokluğunu
O ölümlerin körpeliğini
Zamanın şırıngalara yetmediği
Çağları anlattım göz bebeklerime
Kaç kez vurulduğumu işitiyorum kulaklarımda
Ekmek olmaya taşınan unların
Kardeşlere taşınan hasretlerin
Kulaklarda mermi sesi olduğu
Ağıt çadırlarını sınır boylarında
O çadırların çokluğunu
O ölümlerin sessizliğini
Zamanın kitaplara düşmediği
Ve değiştikçe çağların
Efsaneye nasıl da dönüştüğünü ölümlerin
Çağları işittim kulaklarımda
Ölümün mutlaklığını bastırıyorum tenime
Yürek sıcaklığında bir öğlen sonrası
Kaküllerinde birer tipi birer fırtına
Su başlarına inen kızların ellerinde
Testilerin düşüp kırıldığı
Çağlar var ölümdür sevginin bedeli
Ve ölüme rağmen yaşanan sevda
Bundandır diyorum bundandır
Senin yolların vardı karanfil tutan yolların
En çok o yollarda sevdim seni
Herkesten çok sen inandın İstanbul, perdeleri açık unuttuğuma
Şurada bir gül patlayacak
Şurada bir fırtına
Şurada bir işporta pazarlığı
Şuradan kızlar geçecek daha on beşinde
Şuradan okul zilleri
Şurada yapılacak bütün gösteriler
Şurada polis dövecek eylemcileri
Şurada Türkiye haritası çizecek birileri
Şurada bir adam sigarasını yakacak kibrit çıkarışından belli
Şuradan sen geçeceksin ardından milyonlar
Tam şurada ayıklayıp seni kalabalıktan ?merhaba!? diyeceğim.
İstanbul! ferman buyurma. Ne sen paşasın ne ben eşkıya
kadın çıkardı ellerini cebinden adama uzattı
adam bir zeytine bakar gibi baktı kadının ellerine
bir çağlaya uzanır gibi uzandı kadının ellerine
ki babadan eşkıya. Gözlerinde kekik sürmesi
mahmuzludur bütün sözleri
aldı. katladı kadının ellerini. koydu ellerinin yanına
en çok neyini seviyorum biliyor musun İstanbul : ? sol dizime oturmalarını?
.
sen dişlerinle gülerdin
bir sayfanın çevrilişi gibi parmaklarınla
gökleriyle gülerdin bir bakışın
sonsuzluğuyla uzayıp giden
güldün mü ?gül? gibi gülerdin
bembeyaz gülerdin
kıpkırmızı gülerdin
bir battaniye sıcaklığında
koğuşlara düşen gün ışığı gibi
dosta tutulan cığara gibi gülerdin
ben gülüşlerini yağmalardım ricat yollarında
eşkiyaydım çapraz dururdu omuzum üzerinde gök
göğsümde çapraz dururdu hayat
İstanbul sana bir bilmece: ?çarşıdan aldım bir tane, eve getirdim bin tane.?
.
Kadın lavanta taşıdı bütün gece adama
Tarçın taşıdı, kekik taşıdı
Deniz taşıdı, ay taşıdı
Bir faytona biner gibi kalçalarını taşıdı
Değirmi kalçalarını
Süt verdi uzak göklerde
Minare gürültülerine
Asfalt düzlüklerine
Adam otobüs seslerinden geçti,
Martıların çığlıklarından
Yaprakların yeşilinden geçti
Bir hava raporundan geçti. ?ellerim yağışlıdır bu akşam?
Sakın sokağa çıkmayınız.
Sokağa çıkmayınız!
İnsan bedenleri, karantina
Virüsler , kireç serpilmiş bakışlar
Lağımlar , döl yatakları?..
Sanatın altın kösteklileri
Hayatın hızla akan zehri
Bilince tecavuz eden estetik
Taciz sayılan çiçek
Bulut hevenkleri
Allah?ın büsbütün Allahsızlığı
Ve cennetin klonlanmış bakireleri
Bir çiçeğin bir çocuğa bakması
Ve ateşli alnıyla çocuğun
Boynunda duran Lilith muskası
Çocuk çiçeğe uzanırken gökte kederli kuşlar
Ve ölümle sınanırken bekleyiş
Kadın yağmurla yoğrulmuşçasına ıslak
Dut dalından sarkmış dudakları
Arsız bir temmuz saçlarında
Ellerini önce adamın göğsüne koydu
Sonra denize attı yükseklerden
Adam birkaç asır boyu salandı.
İstanbul soyunmaya dudak ucundan başla
.
Kadın çıkardı üzerindekileri birer birer
Yağmuru yaprakların altına koydu
Rüzgarı yaprakların yanına
Erguvanlara sardı dudaklarını
Memelerini sabaha karşı
Buğday büyüklüğünde
Baştan başa mermer
Baştan başa sarı
Mütehammil , acar ve de cevval
Yani Türkçe?siyle
Dayanıklı , hareketli ve de atılgan
Oysa dili yoktu bu ritmin
Makiler de anlatır denizin maviliğini
Bir de onlardan dinleyin
Başka dillerde söylenen türkülerin hüznünü
Siyah olsun, beyaz olsun
Sarı, yanık, kadife
Uzun olsun, kısa olsun
Dik, yalçın, geçilmesi güç mesafe
Göçmen kuşlar da anlatır göğün maviliğini
Bir de onlardan dinleyin
Zülfünde çağlayan olan genç kızların
Alnında şimşek çakan delikanlıların
İlk sevdasını
Kadın sokuldu adamın koynuna
Onlardan dinleyin,
Suyun şu yoksul güzelliğini yosun saçlarından
Ormanların şu alaca yeşilini kuş cıvıltılarından
Dağın dağa vuruşunu sahil boyunca dalgalardan
İki bedene ayrılmasını bir ruhun eski söylencelerde
Ve iki ruhun bir bedene dönüşmesini o gecede
Onlar bir ilmek olmuş
Eller kollar bacaklar bir ilmek
Bir Allahsızlık bütün gece