SİL BAŞTAN
Geniş zamanlı bir kalıp çekiyorum sözdizimlerime
Sırrımda menzili parçalanmış mezhepler
Aşklar pası alınmış maceralarıdır hayatın
Sil baştan
Odun sobalarına asılmış çocuklar bilirim
Sırtlarında büyük kubbesi ateşin
Dört, bilemedin beş
Kibrit ile oynarken ateşi bulmuşlar
Sil baştan
Düz Türkçe hayatlarda
Uzun dereleri vardır dudakların
Kurbağaların adam olduğu
Ve söz büyük bir buluştur
Sil baştan
Arpa öğütür değirmi taşlarında usta
Mercimek en yeşil umuttur kabuklu
Buğday damları olur eski hayatların
Tokluk açlıkla terbiye edilir
Sil baştan
Sil baştan doğum
Sil baştan ölüm
İSTASYONLU ODALAR
Tütüne alışmış denizlerden aldık, cama değen parmaklarımızı
Gözlerimiz bu yüzden büyüktür geceden
Sözlerin içinden koşuyorum, maskeli ağır yüklemler çarpa dura
Edatlı sahanlıklar geçiyorum
Bir padişah ki
Sadece sakalları uzar kafes ardından
Koşuyorum.
Süslü bir tanrı yaratmış el işi yeteneğinde çocuklar
Yollarımda övgü ile yalınayak
Alkole alışmış ağaçlardan kestik, fiil basan sözümüzü
Saçımız bu yüzden uzundur sabahlardan
Tılsımı suç olan yalnızlıklardan geçtik, kötü huylu kurbağalardan
Renk veren elbiselerden
Astar bir dünya ki
Duvarda bekleyen nehirler
Dağlarını kitaplar basmış, bıçaklar, silahlar
Geçiyorum.
Gözüm iki tanrı boğmuş içinde, baltalı sulara şarkı gelmiş
Mürekkeptir zamansız akan
Kafiyede bütün Pazartesi’ler eskir
Yüzümün kadranında durunca zaman
Her sabah ellerimi çalar küçük kasaba bandoları
Tüylerini toprakla yıkamış kuşlar dahi aranır.
İstasyonları olan odalar çizerim
Sokak arkası bir kaçak vurulur diye.
İSKELEDE
Sana son bir yalan söyleyeceğim
Bekle
Vapuru kaçırdığımda söyleyeceğim
İskelede
Geç vakte kalmış bir bulut gördüm gözlerinde
Geç bir vakit
Sürgüsünü çektim şarkının
İskelede
Yağmur sokuldukça yakamdan
Ahşap eski bir ev gibi
Kabarıp durdu göğsümün tüm çeperi
İskelede
VAKTİN VAR MI?
VAKTİN VAR MI?
İçimdeki kadehleri
Sana dökülsünler diye doldurmadım
Yüzümde yelkeni bol kaçmış bir kadırga
Zamanlardan sultanım
Günlerden şiirertesi
Derli-toplu bir manifestoya takas
Sokak arası sloganlar getirdim
Fon; labirent
“Vaktin var mı?”
İçimde kırlangıçları
Seni görünce uçuşsunlar diye beslemedim
Büyüyünce şehrin gözü
Adını ezberlettim kamyon uğultularına
Batı puntolarına takas
Doğu haritaları çizdim
Mevsimlerden sıcak
“Vaktin var mı?”
İçimde sirenleri
Seni uyarmak için biriktirmedim
Yangın yüklü bir gecede
Mantarını kemiriyorsam yalnızlığın
Ellerimde bir Üsküdar şimdi
Çıplaklığına takas
Feryatlar getirdim
“Vaktin var mı?”
İçimde mesafeleri
Sana ulaşmak için biriktirmedim
Bir söz sağanağında elimde şişe
Karanlığı hızla yarıyorum
Bitsin diye masal
Saat On İki’yi erken vursun
Derin bir uyanmaya takas
Bal kabakları getirdim
“Vaktin var mı?”
İçimde cevapları
Sana soru sormak için biriktirmedim
Şehirli bir istasyonda
Kıpkırmızı bekleyince ayağım
Bir çay içmeye takas
Adresler verdim
“Vaktin var mı?”
DUT YILDIZLARINA DOĞRU AÇILAN KADINLAR VE ELLERİM
DUT YILDIZLARINA DOĞRU AÇILAN KADINLAR VE ELLERİM
Bir rüzgâr geçer parmaklarımın arasından
Dut yıldızlarına doğru açılmışken kadınlar
Ellerimin hırçınlığıyla varır ufka
Şimdi şu güneş
Uzatmışım
Parmaklarımdan kaç çocuk kopmuşsa
Ellerimin bütün bükülü salkımlarından
Üzüm gibi ezilmiş
Gözlerimden gözlerine bir şehir getirmişim
Hayat boyunca saçılmış insanlar getirmişim
Çokça kadınlar, çokça adamlar…
Ellerimin dumanlarında saklı
Senelerce örülmüş bir rüya gibi
Uzanmışın,
Gözlerimden kaç kervan geçmişse
Ellerimin iç dekorlarında raylar
Trenler ve yükler
Senelerce sabaha yığılmış
Dizlerimin birinde yağmur yağıyor
Birinde karanlık bir yatağa uzanmışım
Eskir bir şarkı
Ekşi bir erik kıvamında
Ellerimin cağlarında korunaklı bir Şubat
Bütün kabuk içinde
Bütün, ortadan ikiye bölünmüş
Uzatmışım
Ve neyi sevmişsem
Dönüp dolaşıp bir zaman kadranında
İnsanı bulmuşum
İnsanı, insanı bir daha insanı.
RİSK
RİSK
Güvercinli bir ay üzerine kar yağıyordu, mekân; İstanbul, ara yüzeyli aşklardı konu
Gece bin soluklu bir pezevenklikle kararıyordu, nesne; sahil boyu kayalar, sarılmışız geniş kadraj
Elleri alınmış bir kadın duruyor, söz; ötekinin icadı, ” Bir sigara yaksak, bu rüzgar yapışıp kalmaz. ” replik
Esmerliğine baskına durmuş bir adam… uğursuzdu, özne; ağzının bütün şefleri, özgürlüğü aklamak polemiği fon
.
Bol alkol zamanlarında unutulmuş söz dizimleri çekiyorum genzimden
Yüz yüzeyiz
Bütün halkları kutsuyoruz, çatlamış kısrakları var derimizin
Uyuşmuş bir çağın bütün düzeylerinde
Bir bir vuruyoruz atları
Dudak aralarına merdivenler koyup
Bir mavi gök felaketine tırmanıyoruz
Tuzakları var tanrının
Bizim de…
.
Fenerlere tutulmuş bir gemiyi hızla çekiyoruz limana
Yüz yüzeyiz
Ve her kadın cazibeli, varlık yollarından geri çekiliyoruz
Büyük puntolarıyla çiftleşin diyor dijital maskeler
Ellerimin lamını alıyorum, iktidarın ilk bileşenini
Tıkayıp kulaklarımı bir kâhin tekvininde
Diferansiyel bir deniz yüklüyorum
Söyleyecek sözleri varmış daha tanrının
Bizim de…
Edilgin bir çatıdan kaldırarak başını “Bir tutkudur şehir bende” demesiyle, riskti hayatım.
“Her kırmızı ışıkta oyun yeniden başlar” birkaç adım ötemde jestlerine çarparak iki memurun
Yüklemi başına buyruk adımlar attım. İstanbul, aşk pazarlığına tutunmuş
Öznem cebimde, buruşmuş her bir temasında erotik bir eziyet bilincime saldırırken
Kaldırımlara cümle sonu gibi uzandım.
Bir sözü çözüyoruz, bulduğumuz bütün umut
Yüz yüzeyiz
Ve de ahlaksız, düz bir çizgi üzerinden çekiyoruz gözlerimizi
Çanaklarına yıldızların doluştuğu
Bir kaya çekip altımıza bol deniz, oturuyoruz, insanız
Bütün terimlerimiz insana dair
Hızla çoğalıyoruz
Pişmanlıkları da varmış tanrının
Bizim yok.
GÜNEŞ MASALI
GÜNEŞ MASALI
Bir varmış
Bir yokmuş
Elinde ipi ile gezen bir çocuk varmış
Elinde güneşi ile gezen bir çocuk…
Evvel zaman içinde
Kalbur zaman içinde
Güneş durmaz yerinde
Dilinde bir türkü ile
Gezermiş dağ taş demeden
Dere ırmak demeden
Çocuk güneşin peşinde
Dağa taşa çarpa …
Dereye ırmağa bata …
Develer tellal iken
Pireler berber iken
Tellalın sesi gümbür …
Pirenin makası ışıl …
Korkmuş pire tellalın sesinden
Saç yerine
Kesmiş ipi orta yerinden
Işıldamış makas
İpin bir ucu çocukta
Bir ucu güneşte
O günden bu güne
Beşikler sallamışım tıngır mıngır
Uyumuşum tam yüzyıl
Uyanmışım bir kırmızı elma
Saçım uzamış bir kuleden
Askerler bulmuşum
Bacağı doğuştan yaralı
Kibritler yakmışım
Kar daha da yağmış
Bin bir gecenin birinde
İpimden bir halı yaptım
“kral çıplak” dedi sesimi işitenler
Sustu Ağustos’ta bir böcek
Sazına akort çekerken
Denizler gördüm tahtadan
İnsanlar parmaklarım kadar
Denizler gördüm tahtadan
Devlerin ülkesinde burnum uzamış
Sona gelindiğinde söylemek isterim ki
Yalan, gerçekten daha güzeldir
Güneş hala cebimde
KOLONİ GÜNLÜĞÜ
KOLİNİ GÜNLÜĞÜ
I. GECE
Şehirli bir bekleyişle (göğsü toprak kokan kadınlar hariç, onlar bağbozumu sonrası sıcaktır bütün…)
Tütün çiğniyoruz (büyük bir buluşun yeninden bulunması gibi her seferinde, yer yer pazar ekonomisinden kopuk olmasıyla bilinir, kendinlesin… kaçak diye anılmışsın yıllar yılı)
Ağır aksak bir sevişmenin tren yükü ( en güzel lafları sobelerken daha on yedisinde, dışarıdan belirlenmiş bir beden diyelim buna)
Rol, en büyük uygarlığımızın anahtarı
Gözlerimin sol yanına kaçıyor
Bütün politik ufukları
Çokça militan bir tabiatta
Fısıltı ile fısıltı kendi aksında yüksek kültür inşasında olduğunu söyler bana. ( inanmam, inanmayın… )
I. SABAH
Öfkenin tüm notalarını çalıyor şair ( cevaben; “söz öldü.” dedi mırıldandığına kim tanıklık ettiyse )
Kötü uykusundan uyanıp gün ışığıyla
Ellerimi bir bir buldu
Beyaz ellerimi karanlık gün ışığında
Ki sarhoşluk kendini icat ettiğine inandırmış bir önceki aşkta
II. GECE
Henüz açılmıştı liman ( Hız, bizi birbirimize bağladıkça neden kaçma isteği duyar, düşündü)
Portakalı büyük fırtınaların koptuğu ( elini çekse kaç çocuk düşecekti, hesapladı.)
Yabancı bir kent hala ( üç rüya görmeden bir kenti terk etmek )
Adımları büyüyen iki labirent bana ( bir asır öncesinin ressamlarına mı satsam)
Bacaklarından asılmalı ( neden akıllı değilim )
II. SABAH
Deneysel bir uyku bu ( matematiksel bir aşkın tek verisiydik)
Ne kötü ne iyi ( uyansam bitecek yaşam, “Uyu! Uyu!” diye aldatıyorum, içimde üç santim güneş, bana gülüyor)
Ne eski ne yeni ( uyusam bitecek bu yaşam, “Uyan! Uyan!” diye aldatıyorum, beynimde on iki tonluk bir çan, ana avrat sövüyor)
Uyansan da, uyusan da bir
Deneysel bir uyku bu
Tıpkı yaşadığım gibi. ( Kendimi yok etmenin başka bir çeşidi )
III. GECE
Hiç olmadı. ( Soru yok )
III. SABAH
Hiç olmadı ( Cevap yok )
İP VE İĞNE MASALI
İP VE İĞNE MASALI
İp, iğneden geçince
İpince
Bir iz bıramış peşinde
İğne, ipten gecince
İpince
Bir yara açmış içinde
İp, iğneyi geçince
İpin ucunu yakalamış iğne
Bakmış ki ip çok ince
İğne, geçince ipi
İpin ucu kaçmış
İp de, iğne de yalnız kalmış masal bitince
İÇ İÇE
İÇ İÇE
Gözlerim içinde kestane yanığı bir sabah, kuşlar kanatlarını yıkıyor doğan günle
Ellerimi arıyorum üç odada, bileklerimi bıraktığım yerde buluyorum
İç içe yalnızlıklar açıyor sesim, Pan’ın kamışına saklanıyorum
Yedi gözüm var. Yedi boğumlu gözüm
Kapı önüne bırakılmış bir fakirlik alıyorum, harmana karışıyor elim
Acımı dağlardan getiriyorum, eski bir alışkanlık pişman değilim
“Özgürlük” sorundur her sabah, akşama bir muşamba çekiyorum çiçekli
Yapboz şiirler bozuyorum, belleğimi bozuyorum
Sözün basılmayan yerinden sesli tüneller kazıyorum
Bilincimin tam orta yerinden bir telefon sesi, irkiliyorum demir sesinden
Trenler hızla geçmeli ve ben sevişmeliyim bütün insanlıkla
Limanı olmalı avuçlarımızın yüzümüz paslanmalı küçük sularda
İrkiliyorum,
Homeros bir İlyada daha yazsın
Dokundum içimdeki adama, taş saltanatlar usulca
Dokundum içimdeki adama, eli mızraklı
Dokundum içimdeki adama, şehvet ve humma
Dokundum içimdeki adama, uyandım