HÜVİYET
Terli ceplerinde bir akarsu dağınıklığı
Gözlerinde perdeleri örtük bir ?acaba!?
Zehir kıvamında bir cumayı ağırlıyor gök
Karanfiller bildiğimiz karanfil
Camlar bildiğimiz cam
Ellerinin arkasına kalın bir yaşam çekmiş
Çarşambadan anlamış perşembelerin hiç de güzel olmadığını
Çok uzaktan süt taşımış anasının memelerine
Çok uzaktan sevmiş bir kadını
Denizin sarhoş olduğunu söyleyip dururdu
Bir iki türkü bir iki de şişe
Herkesten erken kalkmadı bir yolculuktan
Herkesten çok karanfil ya da.
İçkiyi tentürdiyot gibi kullanırdı
Parmakları arasında pamuk levhalar kendini bulurdu
Demir dökülürdü dişlerinden kendini tamamlardı
Aylar süren yolculuklardan dönerdi
Konuşmadan önce
Bir sayfanın ortasına bıraktı kendini başka bir hüviyet olarak
Kırık camlardan çıkardı yaşının tam hesabını
Ki su yağmasa yağmur yağacaktı gözlerinden
VAPURU KIRIK ÇOCUKLAR
Alnımda ayaklanmış dört gece, saman yolunu seviyorum, gömleğim kirli belleğidir sokakların
Nar ağacı oyunlarından kalkmışız
Gökte baş aşağı bir karanlık
Ay kaldırım orospusu şimdi
Sol tarafıma bir deniz koymuşlar
“Vapuru kırık çocuklardım” diyorum
Gözümden kalkmışım dört sabah sonra, pencereleri seviyorum, yüzüm aynaların anlattığı bir masal
Sen yer değiştiriyorsun güzelliğinden
“Elma bahçelerinde bir bulutsun” diyorum
Atım bir rom kadehi şimdi
Boğazımın şafaklarına bağlanmış
Alışkanlık üzerine pantolonumu giyiyorum
ŞİİR OYUNLARI
Çocuklar şiir topluyor cam kırıklarından
Uzayan bir Cuma şimdi bu asfalt
Zift ile yoğrulmuş parmaklarım var
Daha yeryüzü daha tabiat
Uykusundan uyanmazken
Yıkılmış köyler arasında kaç çocuk topluyorum
Çocuklar ki her yaz
Şiir toplardı cam kırıklarından
Kadınlar şiir topluyor narinci bahçelerinden
Papatya falına bakar gibidir adımları
Bir çocuk düşer ya içinden neyse!
Çok uzağa atar birini
Kızıl bir güneş taşır parmaklarında
Öteki; bir baraka, bir pencere
Gıcırdayan bir değirmendir
Kör bir attır
Kaç yaşında öleceğini hesaplar
Kadınlar şiir toplarken narenci dalından
SEN KEHRİBARSIN
Saman kokuları arasında küçük oyunlar oynuyoruz
Yaşlanmışız, bilemedin yedi
Önceki yıllardan almışız adımızı
Sen kehribarsın
Ben kuşların vurduğu incir kokusu
Küçük adımlarımız uzuyor bir çağdan ötekine
Yaşlanıyoruz durmadan, bilemedin bir kaçak ertesi
Sınırlardan uzatıyoruz elimizi
Sen kehribarsın
Ben adımı kekeleyen toprak korkusu
Gözlerimizde kuyum zamanların işçiliği
Sokakları tanımışız, göğsümüzden başka zaman yok
Susuyoruz, dilimizde bir parça tuz
Sen kehribarsın
Ben avuçları ateş bir saman hırsızı
AYNALAR
Gözlerimin sol yanında bir yaprak humması
İyice terli bir sokak
Lambalar erkenden küsmüş hayata
Büyükçe sevişiyoruz ıslak bir mendil dilimiz şimdi
Bir kağıt parçası, dağılmış tuz, yunmuş ateş
“dörtnala…” diyor ustam, “dörtnala…”…
Bir yerleri yağmur tutmuş
“İstanbul” diyor ustam, “İstanbul!”
Erkenden bir çölle yutuyoruz şarkıları
Öylesine geniş, öylesine kum
Kaç avucu vardır zambakların
Sen kımıldayıp dururken böyle boylu boyunca
Aynaların iksirini soruyor bana çocuklar
Dönüp kendimi anlatıyorum üç ay önce
İKİ SABAH
Sonbaharla bir, pul pul serpilir hüzün, ekşi duran yıldızların gözlerinden takılı kalan uzaklıktır gözümüze şehirler ve ayartılmış bir mecaza yaslanır adlarıyla, sanlarıyla, insanlarıyla…
Ucu yanmış bir yataktan kalkmış bu sabah
Kurşuna elini vermiş dudağında mendil ile dolaşır
Üşür yastığın gri bulutlara çarptığı düşlerde
Tutuşur bakışları
Güneş başını uzatır gözlerinden
Yıpranmış şiirlerin arasında, tütmeden ekmeğin türküsü, kavganın yaprağına sarılmış tütünden karışmak dünyanın bütün halklarına, bir bir sevmek her insanı ve dünyayı ve dünyadakileri…
Çıralı bir hayat taşır çiçek kurusu kollarında
Bol bulutlar ve yağmura aldırmadan
Sıcaklığını katar ekmek arasına
Çocuklar aşksız kalmasın diye
Kır çiçekleri bırakır yatağına
Hangi şehri koşsam daha ilk yudumunda hasretin aşklar da birikir masama, bir resmin uzaklığına hiçbir güvercin konmaz, bir anının ansızın resimleşmesine kadar ki bu yüzden sabahları güvercinler uyandırır bütün gemileri
Küçük dilimini ısırıp dudaklarının
Uzak dağlara dönünce göğsü
Mavisi eksilir okumaların
Sanılır ki gökyüzü
Gözlerinden bir deniz alıp gitmiştir
Saçları taranmış bir palyaçonun sırtında getirilmiş bulutlarla mühürlenmiş her sözün içinden kendimize bir yalnızlık sofrası kurarız daha ilk “günaydın” hisselerinde, yalın bir hayat içine geçişli adımlara hazırlanırken şehir sularına geç kalmış yüzüm, erkenden öldüm.
Güzelliğini sayarak kalkar yatağından
Boynundan geçer eylüle ağlayan vapurlar
Eskimiş bir ayrılığı alır kıyılardan
Rüzgâr essin diye hafiften gülümser
SÖYLEŞİLER
Serin kokulu amentülerle, ağlamaklı duran sigaraların
Bir gece arifesinde söyleşisi
Yıktığım mermerlerden kan akıyordu, merdivenleri boynuna dolanan bir kadın,
Lanet ağzı açılmış bir yontu,
Kusmuğu bol bir tabiatta, çömleğini yakan usta ateşle
Kalabalık bir tanrı üzerine, kalın çizgiler çizildi
Kül, dağılmadan suya
Yazısı masmavi
Peygamberler doldu
Hangi elimde gülsen
Sana bir pencere açıyordum.
Boynu kurdelelerden eğilmiş lambalarla, yeşilini bozan yaprakların
Bir su eskisinde söyleşisi
Gecenin bakırının alındığı bir saatte, masaya konan lavantalara imrenen bir kadın
Kokusu gerdanına sinmiş bir mezar
Hüznü bol bir tabiatta, avcısını bekleyen bir hevesle
Çoğalmış bir siluet üzerine, mimlenmiş bir adam konuldu.
Işık, basmadan bileğimi
Kanı masmavi
Yıldızlar doldu
Hangi elimde bekletsem
Üzerine yağmurlar yağıyordu.
Kipliği “belki” olan bir adamla, ipeği bol olan kadınların
Bir şiir sinmişliğinde söyleşisi
Caz bir yanılsama ile konuşan adam, ırmakları pergelle akan kadına
Uzaktan oyuncaklar gibi
Baldırında sigara söndüren bir gecede, şöyle diyordu;
“Eşitlik en ilkel isteğimizdir” re minör dudaklar düştü
Ses, boğarak gırtlağımı
Yüzü masmavi
Ölümler çoğaldı.
Hangi elimi uzatsam
Dar duruyordu bedenimde şarkı
KEHRİBAR SARISI HAYAT
Gözlerimin küçük çekmecelerinde sakladığım bir maviyi getirdim
Tepelerinde yüklü kuşları olan bu şehre
Susadım büyük bir sabaha, tanrının haydut olduğu uykulardan.
Alnımda kehribar sarısı bir hayat, raflarda kuruyan iki kitap elim
Yüzüm yanık kayalarla dolu, bozgun veren bir yalnızlık
Bastığım yere tapınaklar kuruyorum
Gömülü vidalardan yolları var şimdi meme uçlarımın
Çıplak bir geceyi topluyorum kırık kapılardan
Dudağıma esiyor rüzgâr,
Bir balya tütün ovuyorum avuçlarımda
İçimi basıyor cam kalabalıklar
Ayak seslerime bulanmış bir toprak getirdim
Tepelerinde tüylü ağaçları olan bu şehre
Kokulu sokak lambalarına sarılıyorum, büyük bir vurgun iniyor göklerden
Diri bir yastık şimdi avuçlarım, tel tel dağılan saçlarım var
Omzum şimdi bir kuş akşamı, yanık tüten bir tekillik
Düştüğüm yere denizler serpiyorum
Göğsüme iki nehir akıyor ıslak sağrılarını bıçaklıyorum bilincimin
Yüzüm kanıyor rahat yataklarda,
Kırmızı şarkılara boğuyorum geceyi
Bütün bir kent konaklıyor avuçlarımda
Belime dolanıyor elyaf gazeller.
ZAMAN
L’cinayetleri ekledik kalemin bir ucuna
Seri katillerin stenograf paraflarında gece
Ipıslak bir parmağa doğru
İklim ki bir tuşa bütün güneşini vermiş
L’cinayetlerinin yanında sabah bir kangren
Doğduğum her günde adımdan bir harf atıyordu zaman
MECAZ-İMLER
Bir uç vakti boy veren bulutlar,
Muşta ile yassı ince
Kırmızı bir mendil döver ceylan derisinden
İklimi alınmış karanlıklarda
Irgat bir kalp
Büyütür elinde yaylım çağlar kısrağını
Arpa dörtlük bir ağıttır
Aşk ise açlıktır mecaz imlerden
Çocuklar alabalık kadar çok, sokaklarda. Güneşli elmalar ısırarak
Gülerken, en güzel çeşmeden eğilip bir dağ gibi
Yeraltı yelleri kesilmiş göğüslerinden
Resimler yüzülmüş yanaklarından
Pullar düşmüş sırtlarından,
Ayaklarında solumaya süzgeçler taşırlar, habersiz
Tüfeğinde fakirliğinin sıcağı, göğsü kayalarla dolmuş
Yüzyıllar öncesinin bir selamında
Açılır masanın içinden büyük kapı
İğnesiz ipliksiz dikilmiş Anadolu
Bileği lime lime, buğdayımsı bir jilet
Gözbebeğinde
Top sesi ile dövülür yalnızlık
Şubat 1, 2008 | Yorum Yaz